4 Ocak 2011

Mehmet Akif'in Mısralarında Kendini Arayan BEN

Gün her zamanki gibi tam vaktinde yine odama karşıki tepelerden doğdu. Güneş, penceremin önünde uzanan kiremit dolu manzarayı çoktan renklendirdiğinde benim hala zaman karşı bir ihtiyacım yoktu. Ne saatime baktım ne de saatimin çalan ziline elimi uzattım. Her zamankinden daha yorgun olan bedenim yastıkta asılı duran başıma ağır gelmekteydi. Bir el uzansa da pencereyi açıverse diye içimden ümitsizce geçirirken bir el uzandı ve ışığın karanlığı önünde pencereyi açıverdi. Şimdi temiz havanın serinliğiyle birlikte içinde taşıdığı hayat özünü ciğerlerime gömmekteyim. Üstümde yıllarımın boşa geçmişliğinin verdiği amansız yorgunluk, içimde taze bir serinlik vardı. Ömrüm, bir bilinmeze doğru yelken açmış bir kalyon gibi amaçsızca bir yerlere doğru sürüklenmekteydi. Güneşin, ışığın, sabahın ve yorgunluğun içinden uzanan ellin sahibi sırtı dönük vaziyette;
 
Bana dünyada ne yer kaldı, emin ol, ne de yar;
Ararım göçmek için başka yer, başka diyar.
Bunalan ruhuma ister uzun boylu bir sefer;
Günlerim boşa geçtikçe yaşamak ne ifade eder?

31 Aralık 2010

Bekleyen Hep Aynı Karakterde

-          “Sen”, dedi karşısındakine gözünün derinliklerine bakıp bir an önce
 kuyudan çıkmak istercesine, “korkaksın”.
-          “Korkmuyorum” dedi öteki,
 “madem üstümüzde
 zaman var,
bana
düşmez
 bu
 temizlik”.
Nehrin en uygun yerine barajlar kurar insanoğlu. Amacı, suyu uygun bir yerde toplayıp oradan ihtiyacı olan, susuz bölgelere ve topraklara dağıtmaktır. Böylece akıp giden su kontrol altına alınacaktır. Ziyan olmayacaktır boşa akan su. İki yakanın arasında bir boyun bağı gibi inşa edilen kalın duvarlar, suyu, yani hazineyi biriktirecektir. Bu birikmiş hazine de ihtiyacı olanlara yetesiye dağıtılacaktır. Böylece insan hem doğayı kontrol altına almış olacak, hem boyundan büyük işlere girişip dirayetini gösterecek hem de ihtiyaçları gideren olduğundan lütufkâr olacaktır. Bahşedip lütfünü elde edecektir insanlık onurunu…

27 Aralık 2010

Sınırları Aşan İnsanlar...

Birgün oturduğumuz koltuklarımızdan dışarıyı seyrettiğimiz penceremizin bizim için ne ifade
ettiğini düşünerek, elimize aldığımız çay bardağını fırlatıp cama,
tüm çerçeveyi bir hamlede kıramamışlığımıza üzülerek,
"manzaranın içinde yaşamak varken,
manzarayı seyretmenin ölüm gibi soğuk ve bir o kadar da
renksiz olduğunu düşünüp",
sıcak koltuğumuzdan kalkıp,
oturmaktan yürümeyi unutmuş ayak tabanlarımızın ince sızılarını,
cam kırıkları üzerinde gezmek gibi algılayıp
manzaranın içine girmek için  önce başımızı ardından da
tüm vücudumuzu dört duvardan dışarı taşıyacağız.
İşte o gün
zihinlerimizde hapsettiğimiz
tarihsel bütünlüğümüz yeniden
dünyayı
kucaklayacaktır.
H.SARI
 

13 Aralık 2010

İmtiyazlı Kimlikler ve Siyaset

Bir önceki yazımda “Siyasal Kimlikler: Farklılıkları ve Çatışmaları” adlı yazı genel olarak iki farklı siyasi kimlik bilincinde olanların aynı siyasi parti çatısı altında bir arada yer almaları üzerine genel bir değerlendirmeden ibaretti. Konuyu biraz daha irdelemek için yazıda belirtilen iki farklı kimliği siyaset ahlakı üzerinden değerlendirmeye tabi tutmak gerekiyor.
Lütufkâr siyasetçiler için imtiyazlılar dememizde bir sakınca yoktur. Zira lütufkârlıkları, içinde yaşadıkları topluma yönelik yapmış oldukları hizmetlerin (kendilerinin tanımıyla) genel bir tarifidir.
Toplumsal değişimin birçok düşünür tarafından değişik yöntemlerle formüle edilen yöntemleri yani teorileri bulunmaktadır. Esasında toplumsal değişim, toplumsal gelişim, toplumsal evrim ve toplumsal devrim gibi farklı inceliklere sahip olan toplumların gelişimi ve dönüşümü, o toplumlar içinde yaşayan insanları bazı tabakalara ayırmaktadır. Kimileri toplumsal değişimin veya gelişimin aktörleri durumunda iken kimileri ise bu duruma rıza gösteren anlayışlıları bazıları da değişime ve gelişime inatla direnen direnişçileri kimliklerini üstlenirler.
İngiliz tarihçi Arnold Tonybee özellikle medeniyetlerin ortaya çıkışları ile çöküşlerini anlamaya yönelik olarak geliştirdiği “meydan okuma-cevap verme” teorisiyle toplumsal değişimlere ışık tutmaya çalışır.

12 Aralık 2010

Siyasi Kimlikler: Farklılıkları ve Çatışmaları

Kimliğin en önemli özelliği aidiyet hissini insana kazandırmasıdır. Kişi sahip olmak istediği bir kimliğe onun özelliklerini ne kadar içselleştirirse o derecede bağlanır. Fakat bunun yanında kimliğin de bireye karşı bazı ödevleri vardır. Mesela onu farklılaştırmak, ayrıcalıklı kılmak, üstünleştirmek, güvenilir kılmak, arzulanan olmak, mutlu etmek, beslemek, kar ettirmek… Buna benzer özellikleri de kimliğin insana sunması gerekir.
Siyasal kimliklerde de buna benzer bir husus vardır. Bir siyasal kimlik onu tercih eden insanlara önce topluca sonra da bireysel olarak yukarıdaki tüm ödevlerini yerine getirme anlayışına sahip olmalıdır. Aksi halde değerini yitirmeye başlar.
Bu bakımdan “siyasal kimlik mi insana değer katar yoksa insan mı siyasal kimliğe değer katar” tartışması tavuk yumurta ilişkisine dönüşebilir. Ama şu bir gerçektir ki hangi siyasi parti olursa olsun üyeleri arasında yukarıdaki ilişki bariz bir şekilde mevcuttur. Bir tarafta tüm “özellik ve değerleri ile inanılan siyasal oluşuma ve harekete katkı sağlama çabası içinde olanlar” yer alırken diğer tarafta “kendi varlıklarını siyasetin de üstünde görenler” yer almaktadır.

10 Aralık 2010

Çocuk Düşe Kalka Büyür!

Bin dokuz yüz seksenli yıllardan sonra her geçen an gençler için “heyecanlarını kaybediyorlar” denilmektedir. İş öyle bir noktaya gelmiştir ki artık 2010 yılında neredeyse “ülkemizde tamamen apolitik bir gençlik oluşmuştur”, anlayışı hâkim duruma gelmiştir. Çünkü genç demek enerji dolu olan demektir, birilerine göre.
Genç hoplayacak, zıplayacak, kıracak, dökecek ama bütün bunları yaparken sevgili büyüklerinin ekmeklerine yağ sürecektir. “Yürüyün, kırın, dökün” denildiğinde ordu gibi akacaklar sokaklardan, taşacaklar sınıflardan ve ne varsa silip süpürecekler yollarından. İstenen böyle bir gençlik olsa gerek!
Son günlerde emniyet eylem haberleini erkenden verip yetkilileri uyarmış; öğrenci hareketleri planlanıyor, demiş. Peki, kim planlıyor bunları? Elbet bunun da bilgisini vermişlerdir, en azından biz öyle umuyoruz. Aslında ummaya gerek yok, “eylem karelerini ziyaret kareleri” ile üst üste koyunca öğrencilere “hadi oğlum ne duruyorsunuz, askerler gibi saldırın” talimatının kimlerin verdiği ortada.
Zaten daha önce de denenmişti bu yöntem. 28-29 Nisan 1960 gençlik eylemleri de iyi planlanmış bir kışkırtma ve kırıp dökme operasyonu idi. “Menderes istifa” sloganları altında öğrenciler İstanbul ve Ankara’da basmadık sokak, kırmadık cam bırakmadılar neredeyse.

6 Aralık 2010

Duygusal İletişim: Evlilik Öncesi İlişkiler

Bu yazıyı muhafazakâr insanlar için yazdım. Bir medeniyetin temsilcilerine, doğu ile batı arasında kendine yer arayanlara, ahlak ile edep söz konusu olduğunda en keskin kelimeleri silah edinenlere yani benim de içinde bulunduğum sosyal tabakaya yazdım.
Esasında duygusal iletişim, insanın varlık bilinci içinde yer alan ve insanlığını keşif için çevresine doğru olan hislerinin yoğunlaşmış şeklini ihtiva eder. Böylece yağmura gebe bulut gibi insan da ağlayacağı sağlam bir dağ yamacı arar kendine. Burada dağ güvenilir olmalıdır. Aksi halde bereketsiz topraklara yağan yağmur gibi gözyaşlarının da ziyan olması kaçınılmazdır.
Dolayısıyla hiç kimseye “neden seviyorsun?” sorusunu yönelterek ona bir baskı uygulamak harcımız değildir. Zaten sevgisini konuşmak ve sorgulamak isteyenler her gün etrafımızda  “bir konu açılsa da insanlar sevdiğimden konuşsa” diye pır pır dönmektedirler.
Evet, bir konu açılsa da sevdiklerinizden konuşsak… Şimdi konuyu açtık, konuşalım.

4 Aralık 2010

2012

2012 yılı ülkemiz ve dünya açısından önemli bir yıl. Önemi, hemen bir şeyler olacak ve yer yerinden oynayacak türünden değil. 2012’den itibaren dünyanın stratejik dengelerinde ciddi değişiklikler hissedilmeye başlayacak. Doğal olarak da Türkiye bu değişiklik içinde kendi konumunu daha da üst seviyelere çıkartacaktır.
Komşularıyla “sıfır problem” anlayışı ve yeryüzünün herhangi bir yerinde insanlık dışı bir eylem söz konusu olduğunda açık ve net tavrını ortaya koyma cesareti, Türkiye’yi diğer devletlerden bu süreç içinde farklılaştıracaktır. Zaten bu farklılaşma, hala direnenler (içerde ve dışarıda) olsa da hissedilmeye başlanmıştır.

6 Kasım 2010

Edep-Entelektüel İlişkisi

İnsanoğlu mahremiyetinin farkına varmıştır. Tarihin her döneminde insan kendisini var eden temel özelliklerine sahip çıkmak için yoğun çabalar içinde olmuştur. Kimi hallerde mahremiyetlerin korunması için savaşılırken kimi hallerde ise insanoğlunun en güzel üretimleri bu sayede meydana gelmiştir.
Yazı sadece basit bir kayıt işlemi değildir. Yazı ile üretilenlerin yanı sıra yazının mahiyeti de oldukça önemlidir. Yazı sadece fikirlerin paylaşılması, düşüncelerin aktarılması da değildir. İnsanoğlu temel ihtiyacı olan fiziksel korunmayı diğer taraftan yazı ile tamamlama yolunu keşfetmiştir. Yazı zaman ile insan arasına sıkı bir bağ oluşturmuştur. Böylece bazen mağaralarda veya lüks yalılarda fiziksel korunmasını sağlayan insan aynı zamanda yazı ile zaman içinde de varlığını muhafaza etmeyi başarmıştır.

3 Kasım 2010

Zeybeğin Ölümü

Zeybek denilince zihinlere cihanşümul bir mana güneş gibi doğar. Mertliğin, dostluğun, cesaretin ve adaletin simgesi olur zeybek. O sadece günü kurtarmayı düşünen değildir. Yüreğindekilerle ve aklındakilerle geçmişten geleceğe bir dürüstlük yolu çizer. Her kim haksızlığa uğramışsa, her kim adaletten yana dertliyse, her kim bir lokmaya muhtaçsa zeybeğin yolunu tutar; onu gözler ümidi yarım kalmış gözleriyle. İşte bunun içindir ki zeybeğin ölümü mahallenin, köyün ve hatta tüm ülkenin ölümü gibidir. İyinin kötünün karşısında güneş gibi batmasıdır onun yokluğu.
Divan-ı Lügat Türk’te de kelimenin kökleri hakkında bilgiler yer almaktadır. Sözlükteki bilgilere göre zeybekte yer alan “Bek” kelimesi sağlamlığı, “Zag” kelimesi de bir insan niteliği olarak anlayışlılık ve akıllılığı ifade etmektedir. İki kelimenin birleşiminde ise “zeybek” meydana gelmekte ve kelime esasında “sağlam bir karaktere” işaret etmektedir.

29 Ekim 2010

Sanat ve Siyaset

Sanat ve siyasetin ortak bir zeminde bir araya gelmesi son derece önemlidir. Ama ülkemizde fikirler üzerine öylesine sert baskılar uygulana gelmiştir ki bu iki kavramın değil ortak bir çerçevede programa dahil olması dillerde dahi telaffuzu tehlikeli addedilmiştir.
Sanatın ve sanatçının özgürlüğü ile siyasetin diktatörlüğü nedeniyle bu ikisi sıkı ilişki içine girememiştir. Peki, gerçekten de öyle midir veya öyle mi olması gerekiyor? Yani sanat ile siyaset bir araya gelemez mi ve gelirse ne olur?

28 Ekim 2010

Bayram Geldi Anne

Bayram geldi anne, martılarla geldi
Kıştı, soğuktu, akşamdı, üşüyordum ve yağıyordu
Tüm neşesiyle, sıcaklığıyla geldi.
Cendere misali Haliç’e akan yaşlarım

27 Ekim 2010

Kemal Kılıçdaroğlu’nun Sonu

Cumhuriyet Halk Partisi kendi içinde muhkem bir bürokrasisi olan ve kırılması zor bir kabuğa sahiptir. Partinin yeniliğe açık olmayışının her türlü siyasi yansımasını yine ülkemiz halkı çekmiştir. Zira CHP tek partili iktidarlığı döneminde olduğu gibi altmış yıllık çok partili siyasi hayatımızda da gelişimin ve yeniliği önünde set olmuştur.
CHP aslında Osmanlı’dan Cumhuriyete geçişin bir anahtarı idi. Bu rolünü öyle bir sahiplenmişti ki Osmanlı’dan geriye her ne kaldı ise sem siyaset mecrasından hem de sosyal hayatın içinden silip yerine yeni bir yaşam tarzı olan cumhuriyeti yerleştirmeyi amaç edinmiştir.

26 Ekim 2010

Hamdi'ye...

Gözlerin uyanacak sabaha,
Sen, zemheri aylarının gökten boşalan aydınlığı
Gün ağarırken, Ankara semalarına dökülen ezan sesleri,
Bir tandır ekmeği sıcaklığında saracak seni.
Nefesin gibi kokacaksın bu uykusuz sabahlarda,

25 Ekim 2010

Varlık Hikayesi -2-

............
“Dur” dedi İmam, Cemil'e gülümseyerek. “Üşümüşsün belli, dilin de adımların gibi hızlı gitmekte, bir nefeste bütün geceyi ısıtma çabası var sende”. 
“Aklımda her ne varsa sordum sana İmam Efendi. Verecek cevabın varsa lafı uzatma, geç oldu, soğuk...”.
“Sen önce evine git bu akşam, iyice dinlen ve aklını sakinleştir. Yarın yine gel. Bu kadar soruya ayaküstü cevap versem de kaldıramazsın sen bu yükü” dedi İmam Cemile ve yanından ayıldı.

23 Ekim 2010

Varlık Hikâyesi -1-

“Aşağı, daha aşağı” diye bağırdı ustabaşı inşaatın üstünden. “Hiç bir şeyi de kendi kafalarından yapamıyorlar, illa dürteceksin bunları”, dedi ve gazete kâğıdıyla örtülmüş harçlı tenekenin üstünde duran çay bardağını dudaklarına götürdü.
“Haklısın. N’apsınlar işte. Allah da onları bu halde yarattı”, dedi inşaatın mühendisi. “Ellerinden gelen de akıllarının yetebildiği de… Hepsi bu kadar”.
Mühendis çay bardağına uzanmakta o kadar da aceleci değildi. Elini uzatacağı an durdu, biraz düşündü. Bardak hiç de temiz görünmüyordu. “Bir bardağı dahi adamakıllı yıkayacak akıları yok ki bunların” diye söylendi kendi kendine.

21 Ekim 2010

Hayat

Bir of çekmek gibi seni yazmak,
Akla ziyan; gece ile gündüzün kovalamacasında bitmek tükenmek bilmeyen hasretimsin.
Mürekkebi kan bilip damarımda gezinen sırrın,
İlle de tek hecelik şekillere girme heyulası

19 Ekim 2010

Başbakan’ın İstanbul’da Çılgın Projesi

Gizem üstüne söz söylemek ilgi çekicidir. Birden bütün sesler diner, gözler üstüne çevrilir. Herkes “Hadi artık söyle her ne söyleyeceksen”, der gibi bakar sana. Bir yanda meraklı bekleyişler diğer tarafta ise her ne diyeceğine aldırış etmeden seni madara etmek isteyenlerin şeytani hevesleri yer alır.

18 Ekim 2010

Siirtli Üniversite Öğrencileri İle Buluştuk

İnsana yapılan her türlü yatırımın sonuçlarını kısa zamanda görmek çok da kolay değildir. Etkilerin sonucunda oluşacak tepkilerin nasıl ve ne zaman ortaya çıkacağını bilmek kolay olmuyor. Ama bizler ülkemizin gençliği üzerinde bildiklerimiz ve inandıklarımız doğrultusunda elimizden ve dilimizden gelen bazı çalışmaları yapmaya devam ediyoruz.
Eğitim kavramı neredeyse yapılan bütün sosyal içerikli araştırmalar sonucunda toplum için en gerekli “şey” olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu şeyi yani fenomeni sağlıklı bir zeminde (milli bilinç zemini) gerçekleştirmek için içi dolu, ne yaptığını bilen ve hangi mesajların verilmesi gerektiğinin farkında olan bazı programların tertiplenmesi gerekmektedir.

14 Ekim 2010

Muhafazakar Demokrasi Üzerine

2001 yılında Ak Parti ülkemizdeki demokratikleşme hareketlerinin siyasal temsilcisi kurumlarından olan siyasal partilerden 286.’sı olarak kuruldu. 1850’li yıllardan 2000’li yıllara kadar nice siyasi parti kurulup bir şekilde tarihin karanlığında kaybolmuştur. AK Parti’nin daha kuruluşunun ilk günlerinde, tarihin bu yeni muhafazakar partiyi de silip süpüreceğine dair manşetler ve yorumlar art arda gelmekteydi.
Ak Parti siyasal yelpazedeki yerini “Muhafazakar Demokratlık” ile ifade etmiştir. Nitekim 15 Ağustos 2001 tarihli milliyet gazetesi manşetten “Ampul de Aydınlatmadı” ile Ak Parti’nin siyasi parti çöplüğüne aday bir parti olduğunu belirtmiştir. Daha kuruluşunun ilk gününde manşetlere taşınan Ak Partide ki baş örtülü kadın temsilciler ile çok eşli kişilerin varlığı olmuştur.